Ana Sayfa | Özgeçmiş | Yayınlar| Fotoğraflar| Videolar| Basından |İstatistik | Linkler | İletişim | Sitene Ekle

 

ARAMA


Gelişmiş

Peygamberler şehri Urfa

Dünya Uygarlık Tarihi'nin kutsal kentleri arasında ilk sıralarda yer alan Urfa, haklı olarak " Peygamberler ve Evliyalar" şehri unvanını almıştır.

Categorie  Kategori : TURİZM
Comments  Yorum : 0
Reading  Okuma : 5895
Date  Tarih : 25.06.2010

Share |

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Peygamberler şehri Urfa


Dünya Uygarlık Tarihi’nin kutsal kentleri arasında ilk sıralarda yer alan Urfa, haklı olarak “Peygamberler ve Evliyalar” şehri unvanını almıştır. Urfa’nın tarihine göz atıldığında kente bu unvanın verilmesinin en büyük kanıtı hiç kuşku yok ki Hıristiyanlığın ilk kez devlet dini olarak Urfa’da kabul edilmesi bile yeterlidir.

Nitekim Şanlıurfa’da hüküm süren Osrhoene Krallığı döneminde (M.Ö.132-M.S.244) Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul eden ilk krallardan olan Abgar’ın, Hazreti İsa ile mektuplaştığı ve Hazreti İsa’yı dinini yaymak üzere Urfa’ya davet ettiği bilinmektedir. Bu davet üzerine Hazreti İsa yüzünü sildiği mendile çıkan resmini (Agion Mandilion) ve Urfa’yı kutsadığına dair mektubunu Kral Abgar Ukkama’ya göndermiştir. Rivayete göre; Kral, bu mendili yüzüne sürerek sağlığına kavuşmuştur. Bu mektubun Grekçesi Şanlıurfa’nın Kırk mağara mevkiindeki bir mağaranın girişinde kaya zeminine işlenmiştir. Son yıllarda gecekondular altında kalarak kaybolan bu mağara cephesindeki mektup 1914 yılında H. Von Oppenheim tarafından tespit edilerek yayınlanmıştır.

Mektupta şunlar yazılıdır: “Ne mutlu sana Abgar ve Edessa adındaki kentine. Ne mutlu beni görmeden bana inanmış olan sana. Çünkü sana devamlı sağlıklılık bahşedecektir. Senin yanına gelmem hususunda bana yazdıklarına gelince; bilesin ki görevlendirilmiş olduğum her şeyi burada tamamlamak ve bu işi bitirdikten sonra beni göndermiş olana, Baba’ya dönmem gereklidir. Sana ıstıraplarını (hastalığını) iyileştirmek, sana ve seninle olanlara ebedi yaşam ve barış bahşetmek, ayrıca senin şehrine dünyanın sonuna kadar düşmanlar tarafından boyun eğdirilmemeyi sağlamak üzere havarilerimden birisini, Thomas da denilen Adday’ı göndereceğim. Âmin, efendimiz İsa’nın mektubu.”

“Hagion Mandilion” adı verilen bu kutsal mendil üzerindeki portre daha sonra Bizans ressamlarına ve Hıristiyan sanatçılarına konu olmuş, binlerce ikona üzerine işlenmiştir. (M.S. 944) yılında Bizans imparatorunun doğudaki kuvvetlerinin komutanı Ioannes Kurkuas, Şanlıurfa üzerine yürüyerek bu mendili almayı başarmış ve onu büyük bir törenle İstanbul’a götürmüştür.

İşte bu nedenle   Urfa’ya Hıristiyanlarca bugün bile “Kutsanmış Şehir” anlamına gelen “Blessed City” denilmektedir. 

Hazreti İbrahim, Hazreti El Yasa, Hazreti Eyyub gibi peygamberlerin Urfa’da yaşaması ve mezarların Urfa’da bulunması kente kutsal değer katmaktadır.  

Kentin bilinen adı Edessa olmakla birlikte, Urfa’nın Osrhoene, Urha ve Er-Ruha (Arapça) gibi isimlerle anıldığı bilinmektedir.

Urfa tarih boyunca Ebla, Akkad, Babil, Hitit, Huri, Mitanni, Arami, Asur, Pers, Makedonya, Roma, Bizans, (kısa bir süre) Emevi, Selçuklu, Edessa Haçlı Kontluğu, Eyyübi, Memluklu egemenliğine girmiştir.

Sasani, Got ve Moğol istilaları sırasında harap olan kenti Anadolu Uygarlıklarına ev sahipliği yaptıktan sonra 1516’da Osmanlı egemenliğine girmiştir. Önceleri Diyarbakır sancağına bağlanan Urfa, 1876’dan itibaren Halep sancağına bağlanmış, 1916’da ise bağımsız bir sancak olmuştur.

1919’da önce İngiliz sonra da Fransızların istilasına uğrayan Urfa 1920’de işgal kuvvetlerinde kendi direnişiyle kurtulduğu için 1984’te alınan bir kararla “Şanlı” unvanını elde etmiş ve Şanlıurfa olmuştur.

Tarihi ve Turistik yerler 

Şanlıurfa denildiğinde akla gelen ilk turistik yer halk arasında “Balıklı Göl” olarak bilinen, “Halil-ür Rahman Gölü” dür. Bu gölün hemen yanında ikinci bir göl daha bulunmakta bunun adı ise “Ayn Zeliha” ya da “Ayn Zilha” dır.

Urfa’da Anadolu’nun tarihi dokusunda bir gezinti yapmak mümkündür. Çünkü tarih boyunca Anadolu’ya gelen tüm uygarlıklar Urfa’ya eser bırakmayı ihmal etmemişlerdi.

Bu bağlamda Urfa Kalesi yine kayda değer bir yerdir. Urfa Ulu Cami, Hasan Paşa Cami, Rızvaniye Cami ve Medresesi, Mevlid-i Halil Cami İslam eserleri arasında göze batan değerdedir. Kutsal anlamda Hazreti İbrahim Makamı da turistlerin büyük ilgi gösterdiği yerlerin başında gelir.

Yine Urfa kadar önemli bir anlamı olan Harran’da bulunan İç kale ile Harran Ulu Cami ile höyük, gerek tarihi açıdan, gerekse turistik açıdan gezilip, görülmesi gereken önemli yerler arasındadır.

 Halil -ür Rahman Gölü

Urfa şehri denilince akla gelen ilk yer Halil-ür Rahman golüdür. Gölün oluşması konusunda bilenen bir efsane vardır. İşte o öykü;

“Zalim kral Nemrut rüyasını kâhinlere yorumlatmış, kâhinler ona o yıl doğacak bir çocuğun kralı öldüreceğini söylemiş. Nemrut derhal emir verip, hamilelerin hepsini yok ettirmiş. Ancak Sara adında bir kadın mağaraya sığınıp, çocuğunu doğurmuş… Çocuğu bir ceylan emzirip, büyütmüş… Bir zaman sonra askerler çocuğu mağarada bulup, Nemrut’a getirince Zalim Kral çocuğu (Hazreti İbrahim) himayesine almış.

İbrahim büyüyünce putlara tapan Nemrut’un halkına zulüm yaptığını görmüş. Putlara tapınılmayacağını söylese de halk Kral’dan korktuğu için ses çıkaramamış.

Hazreti İbrahim bir tören günü elinde balta tüm putları parçalayıp, baltayı en büyük putun kucağına koymuş. Durum derhal Kral Nemrut’a iletilmiş ve bunun İbrahim’in işi olduğu söylenmiş. Yargılamada İbrahim’in savunması son derece akıllıcaymış. İbrahim, “Bu işi elinde balta olan put yaptı” demiş. Nemrut, İbrahim’in tuzağına düşerek; “bir taş parçası bunu nasıl yapar “demiş. İbrahim istediğini elde edince şöyle konuşmuş;”İşte benim anlatmak istediğim de bu. Elinizle yaptığınız taştan nasıl medet umuyorsunuz? Ona adaklar adıyorsunuz, sizi kötülüklerden korumasını istiyorsunuz, o halde bunları da yapamaz”

Zalim Kral Nemrut, bu savunmaya çok kızmış ve Hazreti İbrahim’in ateş atılarak, cezalandırılmasını istemiş. Urfa’nın her yanından odunlar toplanmış ve meydanda yakılmış. İbrahim’de bugünkü kalenin olduğu yerde iki sütuna bağlanarak mancınıkla ateşe fırlatılmış.

Onun ateşe düştüğü yer, göl ve gül bahçesine dönüşmüş, yakılan odunlar ise balık olmuş.

Nemrut’un kızı Meliha’da kendini aynı yerden ateşe atınca onun düştüğü yerde göl olmuş.

Hazreti İbrahim’in düştüğü ve balıklı bir göle dönüşen yere Halil-ür Rahman,  

Zeliha’nın düştüğü yere de Ayn Zeliha (zilha) denilmiş.

Öykünün birçok versiyonu bulunmakta ve bazılarında Zeliha’nın Nemrut’un kızı değil, Hazreti İbrahim’in annesi olduğu anlatılmaktadır.

balklgl2.jpg

Şanlıurfa İl Merkezi Gölbaşı mevkiinde Halil-ür Rahman Külliyesi içinde yer alan Halil-ür Rahman gölü, 150×30 metre ölçüsünde dikdörtgen şeklinde bir havuzdur… Bu gölün içerisindeki balıkları yiyenlerin öleceği veya başına bir felaket geleceği inancı halk arasında yerleşmiştir.

Halil-ür Rahman Külliyesi Külliyenin ilk binası 13. yüzyılda yapılmış, 18.- 19. yüzyıllarda yeni yapıların eklenmesi ile külliye konumuna getirilmiştir. Yapı topluluğu Halil-ür Rahman Camisi, Halil-ür Rahman Medresesi, Rızvaniye Camisi, Rızvaniye Medresesi ve hazire ile bütünleşerek meydana gelmiştir.    

Halil –ür Rahman Camisi Külliyenin en eski yapısı gölün kuzey kıyısındaki Halil-ür Rahman Camisi’dir. Halk arasında bu camiye “Döşeme Camisi” veya  “Hazreti İbrahim’in makamından ötürü “Makam Camisi” ismi de verilmiştir. Şanlıurfa’daki en erken tarihli cami olarak nitelenen bu yapının Abbasi Halifelerinden Me’mun tarafından yaptırıldığı ileri sürülürse de, minaresinin batı ve kuzey cephelerindeki kitabesinde 1211–1212 yılında Selahaddin-i Eyyubi’nin yeğeni El Melikü’l Eşref Muzafferüddin Musa tarafından yaptırıldığı yazılıdır.  

 halil-ur-rahman-cami.bmp

Bazı iddialara göre bu caminin bulunduğu yerde eski bir kilise bulunuyordu. Bu kilise, 504 yılında Urbisyus’un maddi yardımları ile Monofistler (Ortodoksların iki kolundan biridir)  adına Meryem Ana Kilisesi olarak yapılmıştır. Cami yapıldığı dönemden sonra Eyyubi mimarisini yansıtan özelliklerini büyük ölçüde yitirmiş ve son olarak 1810 yılında yapılan büyük bir onarım sonucunda da bugünkü durumunu almıştır. Caminin doğu cephesindeki kitabede; “Peygamberlerin atası Halil-ür Rahman’ın makamı olan bu cami 1810’tarihinde yaptırılmıştır” yazılıdır. Caminin batı kısmına bitişik Makam bölümünün batı kapısı üzerindeki ayet yazılı kitabede de 1871 tarihi bulunmaktadır. Bu da caminin iki ayrı dönemde onarıldığını göstermektedir.
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde bu camiden İbrahim Halil Tekkesi olarak söz etmekte şöyle yazmaktadır:
“Tekkenin içinde bir kaynak vardır ki, Nemrut’un Hz. İbrahim’i atmak için yaktırdığı ateşin olduğu yerden çıkmıştır. Dördüncü Sultan Murat Bağdat seferine giderken bu tekkeyi ziyaret edip, iki balık yakalayarak kulaklarına birer altın küpe takmıştır. Bir adam yedi gece yedi gün ziyaret etse muradı olur derler. Saf suyundan içenler Allah’ın emriyle çarpıntı illetinden kurtulurlar, bunun için Urfa halkında çarpıntı olmayıp, sağlam olurlar.”   

Hazreti İbrahim Makamı
           
Yapı topluluğu kesme taştan yapılmış ve dışarıdan bir bütün olarak görülmesine rağmen gerçekte iki ayrı bölüm halindedir. Bursa üslubunda kaş kemerli bir kapıdan içerisine girilen, kutsal bir su kaynağının bulunduğu kubbeli ve kare mekân, yapı topluluğunun makam kısmını oluşturmaktadır. Burada suya para atıp, dilek tutulmaktadır. Hazreti İbrahim Makamı’ndan geri geri çıkmak gerektiğine inanılmaktadır.Cami kareye yakın dikdörtgen planlı olup, ibadet mekânının ortasındaki dört payenin taşıdığı pandantifli ( kare altyapıdan kubbe eteği olan daireye geçiş öğesi) bir kubbe ile üzeri örtülüdür. Bunun etrafında sekiz çapraz tonozlu, mihrap duvarına paralel üç sahınlı bir plan ile karşılaşılmaktadır. İçerisi tonoz kemerlerin altındaki üçerli pencere grupları ile aydınlatılmıştır. Mihrap yarım daire şeklinde olup, sütun çelere dayanan kademeli ve üst üste iki sivri kemerlidir. Buradaki kesme taştan minber ise oldukça sade bir görünümdedir. Üzeri basit ve piramidal bir külah ile örtülmüştür. Caminin içerisi kireç ile sıvanmış olduğundan herhangi bir bezeme ile karşılaşılmamaktadır.
Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 1991 yılında yaptığı onarımda, caminin ana duvarları üzerine korkuluk şebekeleri eklenmiş ve burası kubbelerle çevrili bir teras konumunda getirilmiştir

 

.hzibrahimmakami1.jpg

Caminin güneydoğu köşesinde bulunan ve içerisine ibadet mekânından girilen kare planlı minarenin Bizans dönemindeki kilisenin çan kulesi olduğu da iddia edilmiştir. Ancak, bugünkü konumu ile bunu kanıtlamak çok zordur. Minarenin gövdesi yatay silmelerle, akantus (eski Yunan’dan beri süsleme sanatlarında kullanılan bitkisel bir motif)  yaprakları ile bezenmiştir. Batı cephesine de nesih yazılı altı satırlık bir kitabe yerleştirilmiştir. 

Halil-ür Rahman (Makam-ı Cedd-ül Enbiya) Medresesi:  Bu medresenin yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Günümüze gelen onarım kitabeleri de yapım tarihi konusunda bir bilgi vermemektedir. Medresenin merdivenleri karşısına gelen, kuzeye bakan odanın cephesinde 1775 tarihli bir onarım kitabesi vardır. Ayrıca gölün kuzey ve batı köşesindeki büyük odanın kapısı üzerinde de Sultan Abdülaziz döneminde 1871 tarihinde Derviş Ali Paşa tarafından tamir ettirildiği yazılıdır.
           
Medrese, caminin makam kısmına bitişik olarak yapılan geniş bir eyvandan başlayarak kuzeye dönen ve gölün batı kıyısını kaplayan bir yapıdır. Ayrıca göle girintili olarak kubbeli bir de maksuresi vardır.
           
Gölün batı kıyısına sıralanmış tonoz örtülü hücreler arazi konumundan ötürü birbirlerinin eşi plan düzeninde değildir. Bu hücrelerin önünde Bursa kemerli iki katlı revaklar bulunmaktadır. Ayrıca burada Şazeliye Şeyhi Ali Baba ile Urfalı Âlim Buluntu Hoca’nın türbeleri vardır. Üçüncü türbenin kime ait olduğu ise kesinlik kazanamamıştır.
           
Bu medresede Bikes zade Hulusi Efendi, Şeyh Halim Efendi, Hikmet Efendi ve Şükrü Bey gibi 18 ve 19. yüzyıllarda yaşamış şairler yetişmiştir. Ayrıca son devir ulemalarından Abbas Vasıf Efendi, ünlü hattatlardan Arabî zade Behçet Efendi bu medresede yetişmiş, Ahmet Vefik Efendi de medresede güzel yazı dersleri vermiştir.  
 
Rızvaniye Camisi Halil-ür Rahman Külliyesi’nin en gösterişli yapıları Rızvaniye Camisi ile Rızvaniye Medresesi’dir. Gölün kuzey kıyılarını tümüyle kaplayan bu yapılar günümüze gelemeyen hamam ile birlikte başlı başına bir yapı topluluğudur. Bunlar Rakka Valisi Rızvan Ahmet Paşa tarafından 1717 yılında yaptırılmıştır.

rizvaniye-cami.bmp

Rızvaniye Camisi halk arasında “Zulmiye” ismiyle tanınmıştır. Bu cami kesme taştan, dikdörtgen planlı düzende olup, ortadaki daha büyük olmak üzere üç kubbe ile üzeri örtülmüştür. Caminin girişinde üç bölümlü, üç kubbeli bir son cemaat yeri, doğusunda da tek şerefeli minaresi bulunmaktadır. Son cemaat yerinin üç kubbesinden ortadaki daha büyük olup, yanlardaki kubbeler yarım tonozlarla genişletilmiştir.
İki renkli taşların alternatifli dizilmesi ile hareketlendirilen basık kemerli bir kapı ile ibadet mekânına girilmektedir. Ahşap kanatlı giriş kapısı çağının en güzel geçme ve kakma tekniğinde yapılmıştır. Üzeri bitki motifleri ile bezenmiştir. Ayrıca kartuşlar içerisinde on beş beyitlik tarih manzumesi yazılıdır. Mihrap, siyah beyaz iki renkli taştan yapılmıştır. Minber balkon şeklinde olup, duvar içerisindeki taş bir merdivenle çıkılmaktadır. İbadet mekânı her cephede açılmış pencerelerle oldukça aydınlıktır. Taş kaide üzerine sekizgen gövdeli minaresi mukarnaslı şerefesi ile dikkati çekmektedir. 

Rızvaniye Medresesi  Rızvaniye Camisi’ni üç taraftan kuşatan ve ortası havuzlu geniş bir avlu çevresinde U plan düzenindedir. Medresenin ana noktasında, üzeri kubbeli kütüphane, köşelerde iki büyük okuma odası ve revaklı medrese hücrelerinden meydana gelmiştir. Buradaki revakların Bursa kemerlerine benzerliği dikkat çekicidir. Medrese hücreleri avluya birer kapı ve pencere ile açılmıştır.
Halil-ür Rahman Külliyesi’nin çevresinde bulunan ve gezginlerin kitaplarında resimleri görülen Halil-ür Rahman Hamamı ile Balıklı Göl yakınındaki eski Urfa Evleri, haziresindeki bazı türbeler 1924–1958 yılları arasında yıktırılmıştır. Böylece Balıklı Göl ile ilerisindeki daha küçük, 50x 30 m. ölçüsündeki Ayn-ı Zeliha Gölü arasında üzerinde köprü bulunan bir kanal açılmıştır. 1991 yılında yapılan onarım ve çevre düzenlemesi sırasında Halil-ür Rahman Külliyesi’nin bütün bölümleri gölün etrafını çevirecek şekilde korkuluk şebekeleri ve kemerlerle birbirlerine bağlanmış, iki medrese arasındaki alanın önündeki revaklı odalar da birleştirilmiştir.
Günümüzde bu yapı topluluğu Şanlıurfa’nın simgesi konumundadır.
 
Ulu Cami Urfa merkezindeki camilerin en eskilerindendir. Ulu Cami, bazı kaynaklardan anladığımıza göre eski bir sinagog iken Milattan Sonra 5. yüzyıl başlarında St. Stephan Kilisesi adını alan ve kırmızı renkteki mermer sütunlarının çokluğu nedeniyle “Kızıl Kilise” olarak da adlandırılan bir Hıristiyan kilisesinin yerine inşa edilmiştir. Bu kilisenin avlusuna ait duvarlar, bazı sütun ve sütun başlıkları ile halen minare olarak kullanılan sekizgen gövdeli çan kulesi bugün ayaktadır.İnşa kitabesi bulunmadığından caminin ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Camideki mevcut kitabeler onarım devirlerine ait olup inşa tarihi hakkında fikir vermemektedir. Nureddin Zengi tarafından tamir ettirilerek bugünkü şeklini alan Halep Ulu Camii ile benzer bir plan gösteren Urfa Ulu Camii’nin Zengiler zamanında 1170–1175 yılları arasında yaptırılmış olabileceği tahmin edilmektedir.
Urfa Ulu Cami, payeler üzerinde kıble duvarına paralel üç sıra çapraz tonozlarla örtülü yatık dikdörtgen bir plana sahiptir. Orta eksenden biraz doğuya kaymış olan mihrap önü bölümü sivri kemerler üzerine oturan tromplu bir kubbe ile örtülmüştür. Düz toprak dam olan caminin örtüsünde dıştan sadece mihrap önündeki kubbe yükselmektedir. Payeler üzerine oturan ve her biri çapraz tonozlarla örülü on dört sivri kemerle avluya açılan cemaat yeri Anadolu’da ilk kez Urfa Ulu Caminde ortaya çıkmıştır.

 Eski Ömeriye Camii Kazancı pazarı mevkiindeki bu caminin mevcut kitabeleri onarım devirlerine ait olup yapının esas inşa tarihi bilinmemektedir. Son cemaat yerinin doğu duvarında yer alan 1301 tarihi tamir kitabesi bize Ömeriye Camiinin Urfa’nın en eski camilerinden biri olduğunu göstermektedir.    Cami mekânı, ortada bir kubbe yanlarda birer çapraz tonozun örtülü olduğu yatık dikdörtgen planındadır. Kubbe ve tonozlar duvarlarda ve köşelerde yarım duvar sütunlarına otururlar. Bu plan daha geç tarihlerde inşa edilen Harrankapı Hacı Lütfullah Camini etkilemiştir.

Mihrabın iki yanında, balkon şeklinde ve önde ikişer tam, arkada ikişer yarım sütunlu birer minber bulunur. Üzerleri taştan yarım kubbeli, korlukları demir şebeke oymalı bu minberler Şanlıurfa camilerinde rastladığımız balkon şeklindeki minberlerin en olgun ve zarif örnekleridir.

Nimetullah Camii (Ak Cami) 1500 yılı başlarında Nimetullah Bey tarafından inşa ettirilmiştir. 1722 yılında aynı soydan Hacı Nimetullah Bin Asker tarafından tamir ettirilen bu cami, plan itibariyle Edirne Üç Şerefeli Cami ile tam bir benzerlik gösterir. Kuzey ve güneyde duvarlara, doğu ve batıda birer payeye oturan kubbeli orta mekân yanlara doğru ikişer küçük kubbe ile genişletilmiştir. Nimetullah Caminin bu plana daha sonraları inşa edilmiş olan Çakeri Caminde batı taraftaki iki kubbe kullanılmayarak yarım olarak uygulanmıştır.  

Mukarnas kavsaralı mihrap nişinin çevresinde iç içe geçen sekizgenlerin oluşturduğu geometrik bir kompozisyon ve bunun etrafında mukarnas frizi dolaşmaktadır. Sekizgen geçmelerin oluşturduğu kompozisyon Hızanoğlu ve Yusuf Paşa Camii mihraplarında da karşımıza çıkmaktadır. Cami mekânına giriş kapısı Urfa’da eşine rastlanmayan Klasik Osmanlı portalleri tarzında mukarnaslıdır. Beş gözlü son cemaat yerinin orta bölümü kubbe, diğer bölümleri çapraz tonozlarla örtülüdür. Caminin kuzey batı köşesindeki silindirik gövdeli tek şerefeli minare, yeni yapılan bazı minareler hariç Urfa minareleri arasında en uzun olanıdır.

 Kadıoğlu Camii Kadıoğlu Mahallesi, Su Meydanı mevkiindeki bu caminin vakfiyesinde 1694 tarihinde Kadızade Hüseyin Paşa tarafından yaptırıldığı yazılıdır.  Sekiz ayaklı Osmanlı Camileri grubuna giren Kadıoğlu Camisinde dört bağımsız payeye oturan sekizgen kasnaklı orta kubbe yanlara doğru çapraz tonozlu mekânlarla genişletilmiştir. Cami bu planını 15. Yüzyılda inşa edilmiş olan Diyarbakır Şeyh Safa Camiinden almış olmalıdır.

Önde üç payeye oturan beş gözlü son cemaat yeri çapraz tonozlarla örtülüdür. Avlunun kuzeyindeki giriş cephesinde, üzeri yarım kubbeli dış portal üzerinde 1844 tarihinde Bahri Paşa tarafından yaptırılan silindirik gövdeli ve tek şerefeli minare yer alır. Portal üzerine oturan minarenin alt kısmı boş olduğundan halk arasında Kadıoğlu Camii’ne “Dipsiz Minare Cami” de denilmektedir. Avlu portalının doğusuna bitişik olarak 1725 tarihli Emencekzade Çeşmesi bulunmaktadır.

 Hasan Paşa Camii Eş değerde çok kubbeli camiler grubuna giren Hasan Padişah Camii 15. Yüzyılın ikinci yarısında Akkoyunlu Devleti Sultanı Uzun Hasan tarafından Toktemur Mescidi’nin batısına bitişik olarak yaptırılmıştır.  Cami, kıble duvarı boyunca sıralanmış tromplu üç büyük kubbe ile örtülü dikdörtgen bir plana sahiptir. Kubbeler orta bölümde dört bağımsız payeye, doğu ve batıda ikişer duvar payesine, kuzey ve güneyde ise duvarlara otururlar.

Son cemaat yeri, önde payeler üzerine oturan çapraz tonozlarla örtülü sekiz gözlüdür. Doğu baştaki göz Toktemur Mescidi önüne rastlamaktadır. Avlunun kuzeyinde yer alan tek şerefeli ve poligonal gövdeli minare 1859 tarihinde Halil Bey tarafından tamir ettirilmiştir.

Yusuf Paşa Camii Vezir Yusuf Paşa tarafından doğusundaki Vezir Hamamı ile birlikte 1709 tarihinde yaptırılmıştır. Yatık dikdörtgen planlı cami kıbleye paralel iki sıra halinde ve her sırada üçer olmak üzere altı kubbe ile örtülüdür. Kubbeler ortada iki payeye, yanlarda duvarlara oturmaktadır. Üç gözlü son cemaat yerinin üzeri ön tarafta iki paye üzerine oturan üç kubbelidir. Mukarnas kavsaralı taş mihrabın yanları sütunçeli ve çevresi iç içe geçen sekizgenlerden oluşan geometrik süslemelidir. Korkuluğu şebekeli oyma süslemeli taş minberin yan taraflarında ve kapısı üzerinde Rumi kompozisyonlu süslemeler bulunur. Silindirik gövdeli ve tek şerefeli minare son cemaat yerinin doğu köşesindedir.  

Bazilikadan çevrilen Camiler Selahaddin Eyyubi Camii Vali Fuat Caddesi üzerindeki bu yapının yerinde 457 yıllarında Piskopos Nonan tarafından yaptırılan, aynı zamanda Adalet Sarayı olarak kullanılan ve kırmızı renkteki 32 adet mermer sütunuyla ünlü Babtist St. John Kilisesi bulunmaktaydı. Restore edilerek Selahaddin Eyyubi Cami’ne dönüştürülen bugünkü mevcut yapının St. John Kilisesi üzerine 18. Yüzyılın ikinci yarısında inşa edildiği tahmin edilmektedir.  Doğu batı istikametinde apsise dikey üç nefli bazilikal plana sahip yapıdaki nefler normal Helenistik bazilikalarda olduğu gibi sütunlarla birbirlerinden ayrılırlar. Boydan boya tek beşik tonozlarla örtülü nefler dışarıdan düz damlıdır. Orta nef yan neflerden daha geniş ve yüksekçedir.  Binanın batıda yer alan giriş cephesindeki yedi gözlü dış narthex kısmının tonozları yanlardı payelere, ortada yuvarlak iki sütuna oturur. Dış narthex’in tekrarı durumunda olan için narthex’in tonozları altı yuvarlak sütuna oturmaktadır. İç narthex’in sağında ve solunda yer alan kapılar yan bahçelere açılmaktadır. Her iki narthex’in üzerinde gynakaion (kadınlar mahfili) kısmı yer almaktadır.  
 
Yan neflerdeki büyük pencerelerin pahlarında birbirine dolanmış yılan (ejder) kabartmaları, orta apsisin yanlarında yer alan yarım sütunların başlıklarındaki haç taşıyan melek ve kuş figürleri ile giriş cephesi orta kemerindeki taş süslemeler dışında yapıda başka süsleme yoktur. Pencere pahlarındaki dolanmış yılan kabartmalarının benzeri 1716 tarihli Rızvaniye Caminin iç kapısı yanlarında da tekrarlanmıştır.

Circis Peygamber Camii Bu caminin yerinde 5.yüzyılda Piskopos Hiba tarafından yaptırılan “Şehit Sergius Kilisesi” bulunuyordu. Daha sonraları bu kilise St. Sergius-St. Simeon adını aldı. Surların dışında bulunması nedeniyle şehri fethedemeyenlerin saldırılarına hedef olan bu kilise, 503 ve 580 de iki defa Persler tarafından yıkıldı. 8.yüzyılda Abbasi Halifesi El Mansur’un, 11.yüzyılda da Selçukluların şehri kuşatmaları sırasında zarar gördü. Bu kilise, aynı adı taşıyan Nimetullah Camii’nin yerinde bulunan St, Sergius Kilisesi ile karıştırılmamalıdır. İkinci St. Sergius Kilisesi, Rızvaniye Camii yerindeki St. Thomas Kilisesi örneğine göre daha sonra inşa edilmiştir.  St. Serguis-St. Simeon Kilisesi yıkılınca, yerine bugün cami olarak kullanılan Mar George adında bir kilise inşa edildi. Prof. J.B. Segal tarafından 1971 yılında Circis Peygamber Camiinde bulunarak Urfa Müzesi’ne getirilen Süryanice kitabede, Yakubi Patriği Mar Ignatius’un 1557 yılında Urfa’ya gelerek Mar George Kilisesinde Baptizmi yeniden canlandırdığı yazılıdır.  Cami mekânının doğu kesiminde yer alan payelerin güneyde olanında Süryanice, kuzeyde olanında da Arapça birer kitabe bulunur. İkisi de aynı tarihte yazılmış olan ve hemen hemen aynı anlamı taşıyan bu kitabelerden Süryanice olanında, “Antakya’ya bağlı Patrik Mar Ignatius dönemine ait şehit Mar George’un bu kilisesi 1844 senesinde inşa edildi.” denilmektedir. Kuzeydeki payede yer alan Arapça kitabede burasının Sultan Abdülmecit zamanında 1844 yılında yaptırıldığı yazılıdır. Bu kitabelerden; 1557 tarihli Mar George Kilisesi’nin yerine 1844 tarihinde bugün cami olarak kullanılan kilisenin yaptırıldığı anlaşılmaktadır.  Cami mekânına giriş kapısı yanındaki mermer kitabede bu kilisenin Çarhoğlu Muhammed tarafından 1965 yılında camiye çevrildiği yazılıdır. Camiye çevirme işlemi esnasında kilisenin planı aynen muhafaza edilmiş, sadece kuzey cepheye 3 gözlü son cemaat yeri ve minare eklenmiştir.

Yapı apsise dikey üç nefli bazilikal bir gösterir. Nefler sekizgen üçer paye ile birbirinden ayrılmıştır. Her nef doğu batı istikametinde dörder çapraz tonozla örtülüdür. Yapının batısında her biri üçer çapraz tonozla örtülü iç ve dış narthex bulunur. Cami mekânına bitişik olan iç narthex’in üzerinde gynakaion kısmı (kadınlar mahfili) yer alır.

 Fırfırlı Camii Vali Fuat Caddesi (Yeni Yol) üzerinde yer alan ve halk arasında “Fırfırlı Kilise” olarak anılan bu yapının esas adı 12 Havari Kilisesi olup kitabesi bulunmadığından inşa tarihi bilinmemektedir. Yapı apsise dikey üç nefli bazilikal planıdır. Orta nef dört tromplu kubbe, yan nefler dörder çapraz tonozla örtülüdür. Yan neflere nazaran daha geniş tutulan orta nefin girişten itibaren üçüncü kubbesinin kasnağı 24 adet pencerelidir. Yapıdaki kubbe ve tonozlar ortada bazalt taşından yapılmış mukarnas başlıklı yuvarlak sütunlara, yanlarda duvara bitişik olarak kesme taştan yapılmış yarım sütunlara otururlar. Yarım sütunlar dış cephelere de birer dekorasyon unsuru olarak görülür.  Apsis, camiye çevrilme işlemi esnasında doldurularak pencereye dönüştürülmüştür. Apsisi ve iki yanında yer alan pastoforion hücreleri dışarıdan çıkıntı halindedir. Batı cephedeki giriş kapısı, içeriden yarım kubbeli, dış cepheden sivri kemerli olup pembe mermer taşından yapılmıştır. Kapının üzerinde Dabbakhane Camindeki mükebbireyi andırır biçimde üç cepheli ve üç pencereli bir balkon bulunur. Urfa’daki diğer kiliselerde rastladığımız narthex ve gynakaion bölümleri bu yapıda yoktur. Yapının bilhassa batı cephesindeki ve köşe kulelerindeki taş işçiliği dikkat çekicidir. Kilise camiye çevrilirken güneydeki pencerelerinden biri mihrap haline getirilmiş ve güney duvarın ortasında bulunan yarım sütunun önüne taş mimber yapılmıştır. Mihrap üzerine yer alan kitabedeki tarihten, kilisenin 1956 tarihinde camiye çevrildiği anlaşılmaktadır. Camiye çevrilmeden önce yapı bir müddet ceza evi olarak kullanılmıştı.  

Türbeler Şeyh Mes’ud Türbesi Şanlıurfa’daki türbelerin en eski tarihlisi olan bu yapı aslında dört eyvanlı kapalı Selçuklu medreseleri tarzında inşa edilmiş bir medrese yapısıdır. Doğudaki eyvanın alt kısmındaki odada Şeyh Mes’ud’un mezarı, eyvan içerisinde de sandukası bulunmaktadır.

Yapının 100 metre kadar batısında bulunan bir sarnıcın yanındaki kaya üzerine yazılmış kitabede sarnıcın 1183 tarihinde Said oğlu Nişaburlu Mes’ud tarafından yaptırıldığı yazılıdır.

Mimari özelliklerine dayanarak türbe ve medresenin de aynı tarihlerde yaptırıldığını söylemek mümkündür.

 Çift Kubbe 

Şanlıurfa kalesinin doğusundaki Tepe Mezarlığı’nda bulunan bu iki mezar anıtı halk arasında “Çift Kubbe” adıyla anılmakta ve kimler için yaptırıldıkları bilinmemektedir. Altı ayak üzerine oturan tek kubbeli açık kümbetler tarzındaki her iki mezar anıtı şekil bakımından Urfa’daki birçok türbeye örnek olmuştur.

 Seyyid Maksud Türbesi Harran kapı mezarlığı içerisindedir. Kesme taşlardan sekizgen planlı ve tek kubbeli olarak inşa edilmiştir. Kitabesinde, 1504 tarihinde vefat eden Seyyid Maksud için yaptırıldığı yazılıdır.  

Urfa Kalesi Şanlıurfa il merkezinin güneybatısında, Halil-ür Rahman ve Ayn-ı Zeliha göllerine hâkim Damlacık Dağı üzerinde bulunan kalenin yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Abbasilerin yöreye hâkim olduğu 814 yılında şehir surlarını yenilerken kaleyi de yaptıkları sanılmaktadır. Bizans tarihçisi Prokopios MS.6. yüzyılda Edessa’nın (Urfa) surlarından söz ederken kaleye değinmemiştir. Tarihi kaynaklarda kalenin ismi ilk kez 11.yüzyılda geçmektedir. Buna dayanılarak da kalenin Abbasiler döneminde 6–11.yüzyıllar arasında yapıldığı sanılmaktadır.

9.jpg

Kale içerisinde bulunan onarım kitabelerine dayanılarak kalenin eski bir tarihi olduğu da anlaşılmaktadır. Kalenin doğu duvarı üzerindeki bir kitabede Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan tarafından 1462 yılında onarıldığı yazılıdır. Bunun yanındaki bir başka kitabede ise 1540 tarihi yazılıdır. Ayrıca kalenin güney cephesinin kuzeyindeki büyük bir kitabenin büyük bir bölümü tahrip olmuştur. Bu kitabenin okunabilinen kısımlarında Memlûklu Sultanlarından Nasr Muhammed 1309–1340 ve Ebu’l Nasr Hasan tarafından 1347–1351/ 1354–1361 yıllarında onarıldığı anlaşılmaktadır. Bu kitabelerden kalenin Memlûklular ve Karakoyunlular zamanında onarılarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca kale Bizanslılar, Urfa Haçlı Kontluğu, Selçuklular, Eyyubiler, Akkoyunlular ve Osmanlılar zamanında da onarılmış ve kullanılmıştır.
Kalenin Urfa’ya (Edessa) hâkim bir tepe üzerinde oluşunun yanı sıra, doğu, batı ve güney tarafı kayalardan oluşmuş doğal korunaklıdır. Özellikle kuzey yönü çok dik ve sarp kayalıktır. Kalenin çevresine de kayalara oyularak derin hendekler yapılmıştır.
Urfa Kalesi doğu-batı yönünde oldukça muntazam kesme taşlardan dikdörtgen planlı olarak yapılmıştır. Kale çevresi yaklaşık 800 m. uzunluğundadır ve 25 adet burçla takviye edilmiştir. Urfalı Şair Nabi 1678 tarihinde yapmış olduğu Hac yolculuğunu anlatan Tuhfet-ül Harameyn isimli eserinde bu kaleden söz etmiştir:
 “Ulu Felek Dağı’nın tepesi üzerinde baş yükseltmiş olan yüksek kale, feleği kıskandıracak kadar yükseklikte, kâfir ve sapık mühendisler tarafından yapılmıştır. Üzerinde hile, aldatıcılık okulunun öğretmeni İblis-üzerine lanet olsun- kalıp dökerek yaptığı iki kıta yontulmuş taştan tertip edilmiş minare görünüşlü mancınık vardır.”
Bu kaleden Evliya Çelebi de söz etmiştir:
“Kalenin batıya açılan gayet sağlam ve kuvvetli bir demir kapısı vardır. Burada 200 kadar ev vardır ki, Dizdar ağa bu evlerde oturur. 200 kadar neferi, cephanesi, buğday ambarı ve sarnıçları vardır. Kale kapısının iç kısmında minareli ve küçük bir mescidi vardır. Melun Nemrud’un Hz. İbrahim’i ateşe attırdığı mancınık, bu kalenin içinde durur iki tane sütundur.”
Evliya Çelebi’nin de belirttiği kale içerisindeki ev, ambar ve sarnıçlar ile mescit günümüze gelememiştir. Yalnızca ayakta olan iki sütun halk arasında Mancınık olarak isimlendirilmektedir. Bu sütunları Osrhone Krallarından Eftuha yaptırmıştır. Sütunlar 17.25 m. yüksekliğinde, 4.60 m. çapındadır. Birisi üzerindeki yazıtta da “Ben, Eftuha’yım. Güneşin oğluyum. Bu sütun ile heykeli Mano’nun kızı Şelmet için yaptırdım” yazılıdır.

Kaleyi çevreleyen surlar 20.yüzyılın başlarına kadar iyi bir durumda gelebilmiş, bundan sonraki dönemlerde kısmen yıkılmıştır. Bugün Urfa şehir surlarından demir bir kapı ile Dış Kale’ye geçilirdi. Dış Kale’nin Bey Kapısı, Samsat Kapısı, Harran Kapısı isimli üç kapısı bulunuyordu. Bunların yanı sıra kalede Su Kapısı, Sakıpîn Kapısı, Saray Kapısı isimli üç kapı daha bulunuyordu. İç Kale ile Dış Kale arasına da saray ve bahçeli evler yapılmıştı.   Kaynaklardan öğrenildiğine göre bu saraylar Tayyar Mehmet Paşa Sarayı, Molla Sarayı ve Gezer Paşa Sarayı idi. Bu saraylar ahşap olduklarından günümüze hiçbir kalıntısı gelememiştir. Bazı kaynaklara göre de bu saraylar yanmıştır.
Kalenin kuzeydoğu köşesindeki burcun üzerinde, şehre bakan köşesinde iki adet yüksek kabartma aslan figürü bulunmaktadır. Taş işçiliği yönünden oldukça kaba işlenen bu figürlerin 13. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Kale kapısının doğuya bakan cephesindeki kemerin iki yanında da iki hayvan figürünün bulunduğu eski fotoğraflardan anlaşılmaktadır. Bu figürlerin benzerliğinden ötürü Memluklu döneminde, 13. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır.
           
Kalenin Ayn-ı Zeliha kaynağı ile gizli bir tüneli olduğu yakın tarihlerde ortaya çıkarılmış ve bu tünel temizlenerek açılmıştır. Bunun yanı sıra Mevlâna El Hac Abdurrahman Efendi Bin Mustafa Çelebi’nin vakfiyesinden öğrenildiğine göre Hüseyin Paşa kale içerisine su kuyusu yaptırmıştır.
           
Kalenin güneydeki hendeğinin batı kesiminde dik ve yüksek kaya üzerine asma bir köprü yapıldığı bazı izlerden anlaşılmaktadır. Yakın tarihlerde Şanlıurfa Valiliği’nin ve Şanlıurfa Müze Müdürlüğü’nün kalede yaptığı çalışmalarda hendekler temizlenmiş ve bir değirmene ait bazalt öğütme taşları ortaya çıkarılmıştır.

Araştırma: Haldun Domaç

 

Yazdırılabilir Sayfa Sayfayı Yazdır | Word'e Aktar Worde Aktar | Tavsiye Et Arkadaşına Gönder

TURİZM

En Çok Okunanlar

ANKET

Diego Fenerbahçe'de yararlı olur mu?




Tüm Anketler


RSS | Giriş